Hatırlanmaya değer 7 sürrealist kadın ressam | Kadınlar Matinesi
Kadının GücüKültür / Sanat

Hatırlanmaya değer 7 sürrealist kadın ressam

Şimdi Oriflame'e katılın!

1. Dorothea Tanning (1910-2012)

 

 

“Gözünüzü iç dünyanızda tutun ve reklamlardan ve aptallardan ve film yıldızlarından -eğlenmeye ihtiyaç duymanız dışında- uzak durun” diyor Tanning 2002 senesinde Salon’a. Kendi kendini yetiştirmiş ve 2012’de 101 yaşında hayata gözlerini yuman sanatçı, hayal gücünün dünyalarını özenle ayrıntılandırıp zengince renklendirdiği resimleriyle insanları büyüledi.

En bilinen eseri, 1942 tarihli “Doğum günü”, Tanning’in göğüslerini açığa vuran ve eski püskü, Şekspirvari bir kıyafet giydiği otoportresini sunuyor. Ayaklarının önünde siyah kanatlı efsanevi bir tüylü yaratık dinleniyor ve ardında, kapılardan bir bitimsiz yol sonsuzluğa uzuyor.

“1936’da MoMA’daki sürrealist sergisini gördüğümde, bilinçaltının -ruhun derinliklerini sırlarını bulmak, sapkınlıklarını yüceltmek için tarayarak- arapsaçını göstermedeki cüretkârlığından etkilenmiştim.” Devam ediyor, “Aynı göle atlama dürtüsünü duydum, -onlardan biriyle tanışmamdan önce sığ yerlerinde yürümüştüm bu yerin. Her neyse, gerçekten atladım. Korkunç derecede çekici bir insan topluluğuydu bu. New York’u seviyorlardı, hazırcevaplığı seviyorlardı, oyunları seviyorlardı.”

Sonraki senelerinde bir yazar ve şair olarak da ünlenen Tanning, aynı zamanda heykel sanatçısı Max Ernst’e âşıktı. 30 sene boyunca, Max Ernst’in 1978’deki ölümüne dek evli kaldılar.

 

2. Bridget Bate Tichenor (1917-1990)

 

 

Tichenor, sonraları Meksika’yı kendine ev edinmiş Fransız uyruklu bir ressamdı. 16 yaşında hâlâ Paris’teyken, Coco Chanel için ve Man Ray’in de dâhil olduğu birçok fotoğrafçıya modellik yaptı. Sanatçı, 1950’lerde Leonora Carrington ve Remedios Varo gibi büyülü gerçekçi ressam dostlarıyla bir topluluk oluşturarak, temelli Meksika’ya taşınmak için ikinci kocasını terkedip, Vogue’taki işinden ayrıldı.

Tichenor’un 16. Yüzyıl İtalyan Rönesans sanatından ilham alan resimleri, geleneksel boyama yöntemleriyle Mezoamerikan mitolojisi ve ezoterizmi gibi alışılmışın dışındaki ruhani etkileri birleştirdi. Çalışmaları çoğunlukla, onu kendini keşfetme ve ruhani uyanışa doğru kişisel bir yolculuğa iten maskeler, sahte kılıklar ve çıldırmış insan yüzleri içeriyor.

 

3. Toyen (1902-1980)

 

 

Marie Čermínová olarak doğan Toyen, ismini bırakarak kendine Fransızca citoyen (vatandaş) kelimesinden gelen cinsiyetsiz bir takma ad edindi. Kendinden sıkça eril zamirler kullanarak bahsetti ve eşcinsel tutkularını hayatı ve sanatı aracılığıyla ifade etmekte sınır tanımadı.

Sanatı bağlamında, Çekoslovak avangardının önde gelen isimlerindendi; bir anlamda diller, vajina dudakları, vajinal açıklıklar, fallik satranç taşları, lezbiyen orjileri ve penisler hayal ederek uyuyan bir içeren erotik çalışmalarıyla tanınıyordu.

“Toyen’in bütün yapıtları, kendi tatminiyle beslenip büyüyen bir tutkuya dönük olarak, dış dünyanın düzeltilmesi dışında başka bir şeyi amaçlamaz” yazıyor Benjamin Peret 1953’te. Nitekim çalışmaları, kalbi erotik dürtüler ve hayvan içgüdüleriyle atıp, açıklanmayı istemeyen bir iç dünya için esrarengiz sahneyi inşa ediyor.

 

4. Kay Sage (1898-1963)

 

 

Zengin bir New York ailesinin çocuğu olarak doğan Sage, ebeveynlerinin ayrılmasının ardından annesiyle İtalya’ya taşındı. 1930’ların sonlarında, genç bir İtalyan asilzadesiyle evlenip boşanmasının ardından, sürrealist sanata olan tutkusunu keşfetti.

“Kay Sage’i bir sürrealist sayıyorum; çünkü André Breton ve grubunun değer verdiği rahatsız edici çelişkiler ve sanrısal niteliklerle dolup taşıyor” yazıyor biyografisti Judith D. Suther. “Daha da önemlisi, Sage’i bir sürrealist sayıyorum çünkü sürrealist kimliğine olan bağlılığı bir sanatçı olarak öz-görüntüsünün merkezinde yatıyor.”
Sage’in çalışmaları mimari özellikte, türlü malzemelerin gölge ve kıvrımlarını konu alıyor ve sanat tarihçisi Whitney Chadwick’ göre, “Sürrealizmde başka bir yerde bulunmayan, arındırılmış bir biçimin aurası ve bir hareketsizlik ile yaklaşan bir kıyamet algısıyla ile dolu.”

Sage, 1940’ta sürrealist dostu Yves Tanguy’la evlendi ve ikilinin tutkulu, iniş çıkışlı bir beraberlikleri oldu. Eşinin ölümünün ardından, onun “her şeyi anlayan tek dostu” olduğunu belirtti. Sanatçı, Tanguy’un ölümüyle ve biraz da görüşüne engel olan kataraktı sebebiyle çalışmalarını bıraktı, 1963’te ise intihar etti. İntihar notunda şöyle yazıyordu: “Yves’in onu tanımadan önce gördüğüm ilk resmi, ‘Seni bekliyorum’ idi. Gelmiştim. Şimdi yine beni bekliyor – yola çıkıyorum.”

 

5. Leonor Fini (1907-1996)

 

 

Fini, Buenos Aires, Arjantin’de doğup İtalya’da büyüdü. Hiçbir zaman resmi olarak eğitilmedi ve bir genç kızı olarak, oküler bir rahatsızlık geçirmesinin ardından aylarını gözleri bandajlı olarak geçirdi. Bu dönemde içgörüler deneyimlemeye başladı, bunları sanatına yansıttı. Hieronymous Bosch ve Bronzino gibi sanatçılardan ilham alan Fini, güçlü ve cinsel olarak özgürleşmiş kadınların karamsar betimlemeleriyle tanındı. Yarı insan yarı hayvan hadım imgelemleri, kılık değiştirme ve bıçak çekme, cesur betimlemelerini nitelendiriyor. Aynı zamanda 1942’de, bir erkeğin ilk erotik portresini yarattı.

Fini’nin çalışmalarındaki kökten feminizmin kanıtı, özel hayatını da kapsadı. Gururlu bir biseksüeldi ve evlilik düşüncesine olan tiksintisini sık sık ifade etti. “Evlilik bana hiç çekici gelmedi” diyordu. “Bir tek insanla beraber hiç yaşamadım. 18 yaşımdan beri bir tür topluluğun içinde; atölyem, kedilerim ve arkadaşlarımla -sevgili olarak sayabileceğim bir adam ve arkadaşım sayılabilecek diğer ikisiyle- beraber büyük bir evde yaşamayı tercih ettim. Bu her zaman böyle yürüdü.”

Bu bohem ve ikon kadın görülmeye değerdi; saçlarını genelde mavi, turuncu, kırmızı ya da altın rengine boyar ve partilere erkek giysileriyle –veya yalnızca bir çift bot ve tüylü bir pelerin giyerek katılırdı. Her zaman kendi tiyatrosunu sevmiş ve yaşamıştı. Aynı zamanda yatağını ve yemek saatinde masasını paylaştığı 17 iran kedisinin annesiydi.

Gösterişli kişiliğine rağmen, asıl görevi her zaman kadın sanatçı kapsamını genişletmek oldu. “Bir hokkabaz gibi gerili ipte yürüyor; bunu yapmayı sıra dışı kariyeri boyunca öğrendi” diye açıklıyor Sarah Kent, Telegraph‘ta. “Gösterişli narsistin tehdit oluşturmayan rolünü üstleniyor; bir yandan da usulca daha zorlayıcı ve tartışma yaratan bir iş olan sanatçılığa devam ediyor.”

 

6. Dora Maar (1907-1997)

 

 

Henriette Theodora Marković olarak doğan Maar, genellikle esin kaynağı olarak görülen Pablo Picasso ile ilişkilendirilir. Ancak Maar, kendi biçemini yaratmış bir sanatçıydı, Picasso’nun “Guernica”sına katkıda bulunduğu gibi kendi çalışmalarından oluşan kapsamlı bir dizisi de vardı. Fransa’nın Tours şehrinde doğmuş, Arjantin’de büyümüştü; 19 yaşında Paris’e taşındı ve fotoğraf eğitimi aldı.

Maar, Picasso ile bir fotoğraf setinde çalışırken tanıştı; kendisi 28, Picasso ise 54 yaşındaydı. Maar kısa zamanda kübist sanatçının metresi ve ilham kaynağına dönüştü; onun için modellik yaptı, çalışmalarına katkıda bulundu ve onları belgeledi. İlişkileri dokuz sene boyu sürdü.

Picasso’yla olan ilişkisi bittikten ve Picasso, Françoise Gilot ile bir ilişkiye başladıktan sonra Maar, kendini Katolik olmaya adadı ve şu kelimelerle ünlendi: “Picasso’dan sonra, Tanrı.”

Maar’ın mirası Picasso ile olan romantizminin de ötesine varıyor. Mary Ann Caws’ın The Guardian’da belirttiği gibi, “Sevgilisinin betimlemeleri üzerine, onun çalışmalarından ortaya çıkardığı kendi betimlemelerini çizdi. Bu, sahip olduğu güç hakkında çok şey söylüyor. Görüntüsünü açığa vuruş biçimi, kendi kalbinin bu vasıtası, hak ettikleri kadar ciddiye alınmadı. Söylendiği gibi Picasso’yu ‘taklit’ etmiyordu; bunun için fazlasıyla zekiydi. Picasso’nun yaptığı, kendi portrelerini de ‘taklit’ etmiyordu. Bu trajedilerinin temsillerine katkıda bulunuyordu, onun çalışmalarını fotoğraflarken yaptığı gibi.”

 

7. Stella Snead (1910-2006)

 

 

Snead Londra’da doğmuş ve genç yaşta annesiyle beraber evden kaçtı; bulundukları yeri akli dengesi bozuk ve potansiyel olarak tehlikeli babasından gizli tuttu.

20’li yaşlarında, büyük olasılıkla babasından kalan, genetik bir yatkınlığı bulunan depresyona yakalandı. “Onu, bunu ve şunu dene” yazmıştı. “Tatmin yok, yalnız, sıkılmış. 20’li yaşlarımın başında ağır depresyonlar ortaya çıkmaya başladı, kendine acıyan türdendi bunlar ve aylar boyu geçmezlerdi. Çok ağladım, ayılar gibi kış uykusuna yatmak veya çok yaşlı ya da ölü olmak istedim.”

1936’da bir arkadaşının resmine hayran kalmasıyla hayata döndü, öyle ki kendisi de sanat yaratmaya karar vermişti. Resimleri, tümü çarpık ve her şeyi gören bir bakış açısıyla deneyimlenmiş gece paleti, yabancıl hayvanlar, New Mexico tarzı uçaklar, antik heykel ve kalıntılar, karmaşık kadınsı biçimlerle nitelendirilir.

1950’de tekrar depresyonla savaşmasının ardından resme aniden ara verdi. Hayatının sonuna doğru Snead, bir sanatçı olarak “yeniden keşfedilmişti” ve eserlerine olumlu bir eleştirel yanıt alma şansını buldu.

“1998’de, 88 yaşıma girmiştim ve bir ressam olarak yeniden keşfedilmek için zaman tükeniyordu” yazıyordu. “Birden kapılar sonuna dek açılmıştı ve Neil Zukerman orada, tam da bunu yapmak için duruyordu! 1999 Nisan’ında kişisel bir sergi; fiyakalı bir katalog; coşku, cesaret, incelik, güvenilirlik, cömertlik. Ne güzel şans!?”

 

Kaynak: Huffington Post

Etiketler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir